e-ISSN 2587-2524
Cilt : 28 Sayı : 1 Yıl :

Dizinler

Bu derginin içeriği Creative Commons Atıf-GayriTicari 4.0 Uluslararası Lisansı kapsamında lisanslanmıştır.

Androloji Bülteni - : 28 (1)
Cilt: 28  Sayı: 1 - 2026
1. 
Kapak
Cover

Sayfa I

2. 
Danışma Kurulu
Reviewers

Sayfalar II - III

3. 
Başkan'dan
From the President

Sayfa IV

4. 
Editör'den
From the Editor

Sayfa V

5. 
İçindekiler
Contents

Sayfa VI

ORIJINAL ARAŞTIRMA
6. 
Penil fraktür cerrahisi sonrası ejakülatuvar latens süresindeki değişiklikler: Retrospektif kohort çalışması
Longitudinal changes in ejaculatory latency following penile fracture surgery: A retrospective cohort study
Çağatay Özsoy, Mustafa Tıpırdamaz, Hakan Görkem Kazıcı, Erhan Ateş
doi: 10.24898/tandro.2026.42243  Sayfalar 1 - 6
AMAÇ: Penil fraktür cerrahisi sonrası intravajinal ejakülatuvar latens süresindeki (IELT) değişiklikleri değerlendirmek ve uzun dönem postoperatif IELT ile ilişkili klinik ve intraoperatif faktörleri belirlemek.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Bu retrospektif kohort çalışmasına, tek bir üçüncü basamak merkezde penil fraktür nedeniyle cerrahi onarım uygulanan 38 hasta dahil edildi. Hastaların kendi bildirimlerine dayanan IELT değerleri preoperatif dönemde ve postoperatif 6., 12. ve 24. aylarda kaydedildi. Zaman içindeki IELT değişiklikleri Friedman testi ile, ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon testi ile analiz edildi. Yirmi dördüncü aydaki IELT’nin bağımsız belirleyicilerini saptamak amacıyla; demografik değişkenler, fraktür özellikleri, perioperatif faktörler ve preoperatif IELT’yi içeren çok değişkenli gama regresyon analizi yapıldı.
BULGULAR: Medyan IELT’nin, preoperatif dönemde 255 saniye iken postoperatif 6., 12. ve 24. aylarda sırasıyla 265, 280 ve 280 saniyeye progresif olarak arttığı gözlendi (p < 0,001). Postoperatif 6. ayda IELT, başlangıç değerleriyle anlamlı farklılık göstermezken, 12. ve 24. aylarda preoperatif değerlere kıyasla anlamlı uzama saptandı. Çok değişkenli analizde, daha uzun yırtık uzunluğu (Exp[B]=1,016; %95 GA 1,001–1,031; p = 0,043) ve daha yüksek preoperatif IELT (Exp[B]=1,006; %95 GA 1,005–1,007; p < 0,001) 24. aydaki IELT uzaması ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Proksimal fraktür lokalizasyonu IELT uzaması ile sınırda ilişki gösterirken; yaş, diabetes mellitus, fraktür yönelimi ve cerrahiye kadar geçen süre anlamlı belirleyiciler değildi.
SONUÇ: Penil fraktürün cerrahi onarımı, ejakülatuvar latens süresinde gecikmiş ancak kalıcı bir uzama ile ilişkilidir. Tunikal hasarın boyutu ve başlangıç ejakülatuvar fonksiyon, uzun dönem postoperatif IELT’nin temel belirleyicileridir. Bu bulgular, penil fraktür onarımı sonrası hasta değerlendirme ve danışmanlığında erektil fonksiyonun yanı sıra ejakülatuvar sonuçların da dikkate alınması gerektiğini düşündürmektedir.

7. 
Epididim Kistlerinde Cerrahi Yöntemlerin Karşılaştırılması: Total ve Parsiyel Eksizyon Sonuçlarımız
Comparison of Surgical Approaches in Epididymal Cysts: Outcomes of Total and Partial Excision
Adem Tunçekin, Yasin Aktaş
doi: 10.24898/tandro.2026.60320  Sayfalar 7 - 12
AMAÇ: Epididimal kistler, genellikle semptomatik hale geldiklerinde, büyüdüklerinde veya radyolojik olarak şüpheli görüldüklerinde cerrahi müdahale gerektiren yaygın benign skrotal lezyonlardır. Bu çalışmanın amacı, total ve parsiyel eksizyon tekniklerinin klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: 2021–2025 yılları arasında 52 hastanın (toplam 66 cerrahi işlem) verileri retrospektif olarak incelendi. Değerlendirilen sonuçlar arasında nüks, komplikasyonlar ve ameliyatla ilgili parametreler yer aldı. Kist boyutuna göre (dev ≥10 cm ve dev olmayan) alt grup analizi de yapıldı.
BULGULAR: Total eksizyon grubunda komplikasyon oranı daha düşük bir eğilim gösterse de bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p = 0,157). Nüks oranları her iki grupta da düşük ve benzerdi. Ameliyat süreleri açısından fark görülmezken, parsiyel eksizyon grubunda takip süresi anlamlı şekilde daha uzundu (p = 0,006). Daha büyük kistler (≥10 cm) için genellikle total eksizyon yöntemi uygulandı.
SONUÇ: Total eksizyon, benzer nüks oranları ile birlikte daha güvenli bir profil sergilemiştir ve anatomik olarak mümkün olduğunda tercih edilmelidir. Ancak yoğun yapışıklıklar nedeniyle teknik zorlukların bulunduğu olgularda parsiyel eksizyon, uygun bir cerrahi alternatif olarak değerlendirilebilir.

8. 
Erektil disfonksiyonda kök hücre ve eksozom temelli tedavilerin küresel araştırma görünümü: Bibliyometrik bir analiz (2010–2024)
Global research landscape of stem cell and exosome-based therapies in erectile dysfunction: A bibliometric analysis (2010–2024)
Turgay Kaçan
doi: 10.24898/tandro.2026.43799  Sayfalar 13 - 22
AMAÇ: Erektil disfonksiyon (ED)’da kök hücre ve eksozom temelli tedavilere yönelik küresel araştırma eğilimlerini bibliyometrik yöntemlerle değerlendirmek, alanın üretim dinamiklerini, iş birliği ağlarını, kavramsal yapılarını ve tematik gelişimini kapsamlı biçimde ortaya koymaktır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Web of Science Core Collection veritabanında 2010–2024 yılları arasında yayımlanan konuyla alakalı arama stratejisi uygulanarak elde edilen Science Citation Index Expanded kapsamındaki dergilerde yayımlanmış özgün araştırma makaleleri dahil edildi. Bu alanda en etkili ve üretken 10 yazar, ülke ve dergi Microsoft Excel (2016) ve BibExcel (version 2016-02-20) programlarıyla gerçekleştirilerek elde edildi. Co-authorship, co-occurrence ve co-citation analizleri VOSviewer (sürüm 1.6.20) ile, tematik harita analizi ise Biblioshiny (Bibliometrix R paketi, sürüm 4.1.3) ile gerçekleştirildi.
BULGULAR: Tarama sonucunda 480 çalışma belirlendi ve kriterlere uyan 194 özgün araştırma makalesi analize dahil edildi. Bu yayınlar 1192 yazar, 26 ülke ve 101 dergiyi içeriyordu. En üretken ülkeler Çin, ABD ve Güney Kore olarak saptandı. En yüksek h-indeks değerine sahip araştırmacılar arasında Lue Tom F., Lin Guiting, Lee Ji Youl ve Kim Soo Woong yer aldı. Journal of Sexual Medicine alanın en etkili dergisi olarak öne çıktı. Co-occurrence analizinde erectile dysfunction, stem cells ve diabetes mellitus en sık birlikte görülen anahtar kelimeler oldu. Co-citation analizinde en çok atıf alan çalışmaların diyabetik ED, kavernöz sinir hasarı modelleri ve adipose-derived stem cell uygulamaları etrafında yoğunlaştığı görüldü. Tematik harita analizinde apoptosis, Peyronie’s disease ve muscle-derived stem cells motor temalar olarak belirlendi.
SONUÇ: Bu bibliyometrik değerlendirme, ED yönetiminde kök hücre ve eksozom temelli tedavilere yönelik bilimsel ilginin son 15 yılda belirgin şekilde arttığını göstermektedir. Araştırmaların doku rejenerasyonu, nörovasküler iyileşme ve fibrotik süreçler üzerine yoğunlaştığı görülmektedir. Literatürün önemli bir bölümü hâlen preklinik düzeyde olsa da alandaki tematik gelişim biyolojik olarak hedefe yönelik ve translasyonel araştırmalara doğru belirgin bir yönelim olduğunu göstermektedir. Bu çalışma, mevcut literatürün kapsamlı bir görünümünü sunarak gelecekteki klinik araştırmalar için yol gösterici bir temel oluşturmaktadır.

9. 
Varikosel derecesi ve sigara kullanımının semen parametreleri üzerindeki sinerjistik etkisi: Retrospektif bir analiz
Synergistic Effect of Varicocele Severity and Cigarette Smoking on Semen Parameters: A Retrospective Study
Özay Özgür, İbrahim Halil Baloğlu, Bilgin Birsöz, Umut Arslan, Tuncay Toprak, Cem Akbal
doi: 10.24898/tandro.2026.49354  Sayfalar 23 - 28
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, erkek infertilitesinde sigara kullanım miktarı ve varikosel derecesinin semen parametreleri üzerindeki olası sinerjistik (bileşik) etkilerini değerlendirmektir.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Etik kurul onayı sonrasında (No: 09/2010/00016), 2005–2010 yılları arasında kliniğimize başvuran sol varikoselli 182 erkek hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Sağ varikoseli bulunan, orşit veya kriptorsidizm öyküsü olan, sistemik hastalığı veya ağır alkol kullanımı bulunan olgular dışlandı. Varikosel derecesi, fizik muayene ile Grade I–III olarak sınıflandırıldı. Sigara kullanımı günlük tüketim miktarına göre dört grupta değerlendirildi: sigara içmeyenler (n=94), hafif içiciler (1–10 adet/gün, n=47), orta içiciler (11–20 adet/gün, n=30) ve ağır içiciler (>20 adet/gün, n=11). Tüm olgulardan 2–4 günlük cinsel perhiz sonrası alınan semen örnekleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2010 kriterlerine göre analiz edildi. Serum FSH, LH ve serbest testosteron düzeyleri sabah saatlerinde ölçüldü. Veriler MANOVA, Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testleri ile değerlendirildi, p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Varikosel derecesi arttıkça sperm konsantrasyonunda anlamlı düşüş saptandı (Grade I: 55–60 milyon/ml; Grade III: 30–41 milyon/ml, p<0.001). Ağır sigara içicilerinde sperm konsantrasyonu (30.1 ± 42.3 milyon/ml), motilite oranı (%22–26) ve normal morfoloji oranı (%30–35) anlamlı olarak daha düşük gözlendi (p<0.01). Hafif içicilerde bu fark anlamlı değildi (p>0.05). Hormon düzeyleri genel olarak fizyolojik sınırlar içinde seyretti. Çok değişkenli analizlerde, varikosel derecesi ile sigara kullanımının birlikte bulunmasının sperm motilitesi ve morfolojisi üzerinde sinerjistik olumsuz etki yarattığı saptandı (p<0.01).
SONUÇ: Varikosel derecesinin artışı sperm konsantrasyonunda belirgin azalmaya yol açarken, sigara kullanımı özellikle orta ve ağır içicilerde semen kalitesini anlamlı biçimde bozmuştur. Her iki faktörün birlikte bulunması semen morfolojisi ve motilitesi üzerinde ek olumsuz etki oluşturmuştur. Bu bulgular, infertilite değerlendirmesi sırasında yaşam tarzı faktörlerinin sorgulanması ve sigarayı bırakma yönünde danışmanlık verilmesinin önemini göstermektedir.

10. 
Kronik bel ağrısı olan kadınlarda cinsel işlev ile ilişkili faktörler: Ağrı şiddeti, kinezyofobi ve disabilite
Factors associated with sexual function in women with chronic low back pain: Pain intensity, kinesiophobia, and disability
Hatice Betigül Meral, Erkan Kolak
doi: 10.24898/tandro.2026.04934  Sayfalar 29 - 35
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, kronik bel ağrısı olan yetişkin kadınlarda kinezyofobi ile cinsel işlev arasındaki ilişkiyi incelemektir.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Bu kesitsel çalışma, Eylül–Kasım 2025 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde yürütülmüştür. Çalışmaya, en az üç aydır bel ağrısı yaşayan ve aktif cinsel yaşamı bulunan, 18–55 yaş aralığında toplam 90 kadın hasta dahil edilmiştir. Ağrı şiddeti Görsel Analog Skala (GAS) ile, fonksiyonel yetersizlik Roland Morris Disabilite Sorgulaması (RMDS) ile, kinezyofobi Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ) ile ve cinsel işlev Kadın Cinsel İşlev İndeksi (FSFI) ile değerlendirilmiştir. Klinik değişkenler ile FSFI puanları arasındaki ilişkileri belirlemek amacıyla korelasyon ve çoklu doğrusal regresyon analizleri yapılmıştır.
BULGULAR: Ortalama FSFI toplam puanı 21,67 ± 3,9 olarak saptanmış, katılımcıların %76,7’sinde cinsel işlev bozukluğu tespit edilmiştir. Ağrı şiddeti, FSFI’nin uyarılma (r = –0,305, p = 0,003), tatmin (r = –0,251, p = 0,017) alt boyutları ve toplam puanı (r = –0,235, p = 0,026) ile anlamlı negatif korelasyon göstermiştir. Kinezyofobi düzeyi; istek, uyarılma, orgazm, tatmin ve FSFI toplam puanı ile anlamlı negatif ilişki göstermiştir (r = –0,335, p = 0,001). Regresyon analizinde ise yaş (p = 0,005), ağrı şiddeti (p < 0,001) ve TKÖ skoru (p < 0,001), cinsel işlevin anlamlı yordayıcıları olarak belirlenmiştir.
SONUÇ: Bulgular, kronik bel ağrısı olan kadınlarda cinsel disfonksiyonun çok faktörlü yapısı içerisinde, kinezyofobinin dikkate değer bir bileşen olabileceğine işaret etmektedir. Bu durum, kronik bel ağrısının yönetiminde hem fiziksel hem de psikolojik faktörlerin birlikte ele alınmasının, cinsel sağlık ve genel yaşam kalitesini destekleyebileceğini düşündürmektedir.

11. 
Ebelik öğrencilerinin cinsel sağlık okuryazarlığı ile cinsel sağlık bakımına ilişkin inanç ve tutumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Determining the relationship between midwifery students’ sexual health literacy and their beliefs and attitudes toward sexual health care
Pınar Dündar Ağaoğlu, Emine Koç
doi: 10.24898/tandro.2026.13549  Sayfalar 36 - 45
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, ebelik öğrencilerinin cinsel sağlık okuryazarlığı ile cinsel sağlık bakımına ilişkin inanç ve tutumları arasındaki ilişkisini incelemektir.

GEREÇ ve YÖNTEMLER: Araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini Türkiye’nin kuzeyinde yer alan bir devlet üniversitesin ebelik bölümü öğrencileri oluşturmuştur. Örneklem seçimine gidilmeyip veri toplama sürecinde ebelik bölümünde öğrenim gören ve gönüllü olan 344 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri, kişisel Bilgi anket Formu, Cinsel Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (CİSOY) ve Cinsel Tutum ve İnançlar Ölçeği (CTİÖ) kullanılarak toplanmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için sıklıklar (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için ise tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma) kullanıldı. Verilerin dağılımına göre Bağımsız Örneklem T-Testi, One-way ANOVA testi kullanılmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki Pearson korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Öğrencileri CİSOY puan ortalamaları 56.47 ± 11.08 ve CTİÖ puan ortalamaları ise 33.1 ± 7.02 olarak bulunmuştur. CİSOY ile CTİÖ arasında orta düzeyde negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı doğrusal bir ilişki vardır (r=-0.449, p<0.001).
SONUÇ: Çalışma sonucu, ebelik öğrencilerinin cinsel sağlık okuryazarlığı düzeyi arttıkça, hastanın cinselliğini değerlendirme ve cinsel sağlık danışmanlığı sunmaya ilişkin olumsuz tutum ve algılanan engellerin azaldığını göstermektedir.

12. 
Preoperatif Folikül Stimülan Hormon düzeylerinin varikoselektomi sonrası Total Motil Sperm Sayısındaki iyileşme ile ilişkisi
Association between Preoperative Follicle-Stimulating Hormone levels and improvement in Total Motile Sperm Count after varicocelectomy
Arzu Ateş, Mustafa Tıpırdamaz, Erhan Ateş
doi: 10.24898/tandro.2026.21704  Sayfalar 46 - 51
AMAÇ: Varikoselektomi sonrası semen parametrelerindeki iyileşme bireyler arasında heterojenlik göstermektedir. Bu çalışmada, preoperatif folikül stimülan hormon (FSH) düzeylerinin ve diğer klinik, hormonal ve semen parametrelerinin, mikroskobik subinguinal varikoselektomi sonrası total motil sperm sayısı (TMSC) artışı ile ilişkisini değerlendirmek amaçlandı.


GEREÇ ve YÖNTEMLER: Ocak 2010–Aralık 2025 tarihleri arasında infertilite nedeniyle mikroskobik subinguinal varikoselektomi uygulanan 103 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edildi. Hastalar, postoperatif dönemde TMSC artışı olan ve olmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. TMSC artışı, fertilite kategorilerinde yükselme veya doğal gebelik grubunda ≥%50 TMSC artışı olarak tanımlandı. Preoperatif demografik veriler, hormon düzeyleri (FSH, LH, testosteron) ve semen parametreleri gruplar arasında karşılaştırıldı. TMSC artışı ile ilişkili faktörler tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri ile değerlendiril
BULGULAR: Toplam 103 hastanın 36’sında (%35,0) postoperatif TMSC artışı saptandı. TMSC artışı olan grupta preoperatif FSH düzeyleri daha düşük, sperm konsantrasyonu ve TMSC değerleri ise anlamlı olarak daha yüksekti. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde daha düşük FSH düzeyi (OR: 0,815; %95 GA: 0,650–0,925; p=0,020), daha yüksek preoperatif sperm konsantrasyonu (OR: 1,145; %95 GA: 1,065–1,310; p=0,002) ve daha yüksek preoperatif TMSC (OR: 1,127; %95 GA: 1,015–1,240; p=0,001), TMSC artışının bağımsız öngördürücüleri olarak saptandı. Varikosel derecesi ve lateralitesi ile TMSC artışı arasında anlamlı ilişki bulunmadı.


SONUÇ: Preoperatif FSH düzeyi ve bazal semen parametreleri, varikoselektomi sonrası TMSC artışını öngörmede klinik olarak anlamlıdır. FSH, spermatogenetik rezervin dolaylı bir göstergesi olarak, varikoselektomi adaylarının seçimi ve hasta bilgilendirme sürecinde yararlı bir prognostik parametre olabilir.

DERLEME
13. 
Testis kanseri hastalarında fertilitenin korunması: Mevcut durum ve klinik zorluklar
Fertility preservation in testicular cancer patients: Current status and clinical challenges
Muzaffer Tansel Kılınç, Mahmud Zahid Ünlü, Hakan Hakkı Taşkapu
doi: 10.24898/tandro.2026.09582  Sayfalar 52 - 58
Amaç: Bu derlemede testis kanseri hastalarında fertilitenin korunmasına yönelik uygulamalarda mevcut durumu ve klinik zorlukları vurgulamayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Derleme, daha önceden belirlenmiş dahil etme ve hariç tutma kriterleri kullanılarak MEDLINE (PubMed) veri tabanında yapılandırılmış bir literatür araştırması temelinde hazırlanmıştır.
Bulgular: Testis kanseri (TK), 15-44 yaş arası erkeklerde en sık görülen solid malignitedir. Radikal inguinal orşiektomi (RİO), adjuvan kemoterapi ve radyoterapi öncesinde tanı ve tedavide standart ilk adımdır. Ancak tüm bu tedavi yöntemleri ve TK, kalıcı infertiliteye kadar değişen derecelerde fertilite sorunlarına neden olabilir. Kalıcı infertiliteye yol açabilecek klinik sonuçlardan hangi hastaların etkileneceği bilinmediğinden, kriyoprezervasyon günümüzde fertiliteyi korumanın tek ve en önemli yoludur. Bununla birlikte, TK hastalarının yaklaşık %30-40'ında uygulanmaktadır. Kanser ve tedaviye bağlı infertilitenin geri döndürülemez fiziksel ve psikolojik etkileri göz önüne alındığında, altta yatan nedenlerin araştırılması gerekmektedir. Bu derlemede testis kanseri hastalarında fertilitenin korunmasına yönelik uygulamalarda mevcut durumu ve klinik zorlukları vurgulamayı amaçladık. Bu zorluklar hekim, hasta, ekonomik ve sosyokültürel nedenler başlıkları altında değerlendirilebilir. Bu faktörler bağımsız olarak değerlendirilemez ve her hasta için tedaviyi kişiselleştirirken dikkate alınmalıdır.
Sonuç: Fertilitenin korunmasına yönelik klinik zorluklara karşı farkındalık ve alınacak önlemler, uzun vadeli sağkalım sonuçları mükemmel olan TK'de doğurganlığın korunmasına yardımcı olacaktır.

14. 
CXCL12/CXCR4 sinyal yolağının erkek üreme sistemi üzerindeki rolleri
Roles of the CXCL12/CXCR4 signaling pathway in the male reproductive system
Pınar Şahin
doi: 10.24898/tandro.2026.01112  Sayfalar 59 - 65
İnfertilite çiftlerin yaklaşık %15’ini etkileyen bir halk sağlığı sorunudur ve vakaların %50’si sperm eksikliği kaynaklıdır. Spermatogenezin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi testiküler mikroçevrede bulunan faktörlere bağlıdır. Testiküler patolojilerin moleküler mekanizmasının aydınlatılması ve uygun terapötik yaklaşımların geliştirilmesi için testiküler mikroçevrede bulunan ve spermatogenezi düzenleyen faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. C-X-C kemokin ligand 12 (CXCL12), homeostatik bir kemokindir, C-X-C kemokin reseptörü tip 4 (CXCR4)’e bağlanarak birçok hücresel fonksiyonu düzenlemektedir. CXCL12/CXCR4 sinyalinin kanser, romatoid artrit, osteoartrit, astım, amyotrofik lateral skleroz gibi hastalıklarda aşırı aktive olduğu ve sinyal yolağının inhibe edilmesinin birçok hastalıkta koruyucu ya da tedavi edici etki yaptığı bilinmektedir. Testiste, CXCL12 Sertoli hücrelerinden salınmakta, CXCR4 spermatogonyumlar ve somatik hücrelerde ekspre olmaktadır. CXCL12 ve CXCR4’ün postnatal gelişim sürecinde ve erişkinde fareler, primatlar ve insanlarda büyük ölçüde korunduğu bilinmektedir. CXCL12/CXCR4 sinyalinin, primordiyal germ hücre göçü, spermatogonyal kök hücrelerin proliferasyonu ve kolonizasyonunu sağladığı ve testiküler hasar sonrasında spermatogenezi aktive edebildiği bilinmektedir. Ayrıca, bu sinyalin testiküler patolojilerde (varikosel, seminoma, non-seminoma) aşırı aktive olduğu gösterilmiştir ve bu patolojilerdeki rolü tam olarak aydınlatılmamıştır. Bu derlemede CXCL12/CXCR4 sinyalinin erkek üreme sistemi üzerindeki rolleri incelenmiştir.

15. 
Prostatitler: Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji yaklaşımı
Prostatitis: Infectious diseases and clinical microbiology approach
Hande Hazır Konya, Serkan Öncü
doi: 10.24898/tandro.2026.06887  Sayfalar 66 - 73
Prostatit, klinik pratikte sık karşılaşılan ancak etiyolojisi, klinik seyri ve tedaviye yanıtı açısından önemli farklılıklar gösteren bir hastalık grubudur. Akut ve kronik formlarının yönetiminde temel zorluk, enfeksiyöz süreçlerin enfeksiyon dışı mekanizmalarla iç içe geçmesi ve bu durumun tanı ile tedavi kararlarını karmaşıklaştırmasıdır. Bu nedenle prostatit tablolarının değerlendirilmesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji perspektifini de gerektirmektedir. Akut bakteriyel prostatitte (ABP) erken tanı ve uygun antimikrobiyal tedavi, komplikasyon gelişimini ve kronikleşme riskini azaltmada temel rol oynamaktadır. Buna karşın kronik bakteriyel prostatitte (KBP) tedavi başarısı, seçilen antibiyotiğin prostat dokusuna penetrasyonu, tedavi süresi ve etken mikroorganizmanın özellikleri ile yakından ilişkilidir. Kültür negatif prostatit ve kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu spektrumundaki olgularda ise antibiyotik tedavisinin klinik faydası sınırlı olabilmekte; tekrarlayan ampirik tedaviler hem hasta yararını azaltmakta hem de antimikrobiyal direnç gelişimine katkıda bulunabilmektedir. Enfeksiyon hastalıkları yaklaşımıyla prostatit yönetiminde temel amaç, aktif enfeksiyonu doğru yöntemlerle tanımlamak ve antibiyotik kullanımını rasyonel bir çerçevede sürdürmektir. Bireyselleştirilmiş ve multidisipliner bir yaklaşım, hem klinik sonuçların iyileştirilmesi hem de uzun vadede antimikrobiyal direnç yükünün azaltılması açısından önem taşımaktadır.

OLGU SUNUMU
16. 
Peniste pleomorfik fibroma: Nadir bir olgu sunumu
Pleomorphic fibroma of the penis: A rare case report
Arif Burak Keçebaş, Mehmet Tercan, Mehmet Özalevli, Berk Bulut, Mücahit Gelmiş, Ali Ayten, Özgecan Gündoğar, Alaaddin Ejderha, Burak Arslan
doi: 10.24898/tandro.2026.39269  Sayfalar 74 - 77
Giriş: Pleomorfik fibrom, ilk kez 1989 yılında Kamino ve ark. tarafından tanımlanan, nadir görülen benign fibröz bir deri tümörüdür. Çeşitli kutanöz bölgelerde bildirilmiş olmasına rağmen, erkek genital bölge yerleşimi daha önce tanımlanmamıştır.
Olgu Sunumu: Yirmi yedi yaşında erkek hasta, penis frenulumunda yavaş büyüyen ve ağrısız bir kitle ile başvurdu. Hastanın, cinsel uyarılma sırasında üretral akıntıyı önlemek amacıyla frenulum çevresine tekrarlayan şekilde bant uygulama öyküsü mevcuttu ve bu durum kronik mekanik irritasyona yol açmıştı. Lezyon spinal anestezi altında tamamen eksize edildi. Histopatolojik incelemede, nükleer atipi içermeyen pleomorfik fibroblast benzeri hücreler ve güçlü vimentin pozitifliği saptanarak pleomorfik fibrom tanısı doğrulandı. Altı aylık takipte nüks izlenmedi.
Tartışma: Pleomorfik fibrom, belirgin sitolojik pleomorfizme rağmen klinik olarak indolent seyirli nadir bir benign neoplazmdır. Genital tutulum son derece nadirdir ve sunulan olgu, penis yerleşimli ilk vaka niteliğindedir. Kronik mekanik mikrotravmanın fibroblastik proliferasyonu tetikleyerek patogenezde rol oynayabileceği düşünülmektedir.
Sonuç: Pleomorfik fibrom, özellikle kronik lokal travma öyküsü bulunan hastalarda penis kitlelerinin ayırıcı tanısında dikkate alınmalıdır. Cerrahi eksizyon küratif olup, nüks son derece nadirdir.

ANDROLOJİ YAYINLARI VE KONGRE TAKVİMİ
17. 
Androloji Yayınları ve Kongre Takvimi
Publications and Congress Calendar of Andrology

Sayfalar 78 - 80
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale