Yukarı Çık
Ana Sayfa | Dernek
Androloji Bülteni Cilt: 19 Sayı: 4

 







 
: 19 (4)
Cilt: 19  Sayı: 4 - 2017
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfa II

3.
Danışma Kurulu
Reviewers

Sayfa III

BAŞKANDAN MESAJ
4.
Başkan' dan
From The President

Sayfa V

EDİTÖR KÖŞESİ
5.
Editör' den
From The Editor

Sayfa VI

İÇİNDEKİLER
6.
İçindekiler
Contents

Sayfa VII

KLINIK ARAŞTIRMA MAKALESI
7.
İzogenol tabanlı etkili yeni bir antioksidanın testis torsiyonu oluşturulan ratlarda testis dokuları üzerine olan etkilerinin melatoninle karşılaştırılması
The comparison of the effect of Isoeugenol-based novel potent antioxidant and melatonin on testicular tissues in torsion induced rat model
Fikret Erdemir, Esra Fındık, Mustafa Ceylan, Erkan Söğüt, Sevil Çaylı, Hakan Kesici
doi: 10.24898/tandro.2017.54366  Sayfalar 111 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Testis torsiyonu iskemik bir süreçtir. Her ne kadar tedavide detorsiyon gerekli olsa da bu yaklaşımın reaktif oksijen radikallerinin salınımına bağlı olarak oksidatif hasara yol açtığı gösterilmiştir. Daha önceki çalışmalarda pek çok organda çeşitli antioksidanlar iskemi reperfüzyon hasarlarında antioksidan etkilerini göstermek üzere kullanılmıştır. Sunulan bu çalışmada testis torsiyonu oluşturulan rat modelinde yeni bir antioksidanın etkileri araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, ağırlıkları 250–300 gr, yaşları 5,5–6 ay olan toplam 32 Wistar cinsi erkek albino rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak dört gruba ayrıldı. Grup 1 (n=8) kontrol grubu olarak alındı ve bu gruptaki ratlar doku ve biyokimyasal bazal değerlerin değerlendirilmesi için kullanıldı. Grup 2’de (n=8), torsiyon ve detorsiyon oluşturuldu. Grup 3’te (n=8) testis torsiyon/detorsiyon oluşturulduktan sonra melatoninin serum ve doku oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkilerini değerlendirmek için 50 mg intraperitoneal melatonin verildi. Grup 4 (n=8) testis torsiyon/detorsiyon oluşturulduktan sonra yeni antioksidan ajanın serum ve doku oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkilerini değerlendirmek için 50 mg intraperitoneal yeni ajan verildi. Malondialdehid (MDA), superoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz gibi doku oksidatif stres parametreleri tüm gruplarda çalışıldı. Ratların sakrifiye edilmelerinden hemen önce vena kava inferiordan alınan 5 ml’lik kanda aynı parametrelerin serum seviyeleri çalışıldı.
BULGULAR: Serum MDA, SOD ve GSH seviyeleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, Grup 2’de anlamlı olarak arttı (P<0,05). Melatonin verilmesi torsiyon grubu ile karşılaştırıldığında lipid peroksidasyonu ve antioksidan enzim aktivitelerini azalttı (P<0,05). Ayrıca, yeni antioksidan ajan verilmesi de Grup 2 ile kıyaslandığında serumda MDA, SOD ve GSH seviyelerini azalttı. Melatonin ve yeni antioksidan tedavisi sonrası testis hasarı azaldı. Testiküler germ hücre indeksi Grup 1, Grup 2, Grup 3 ve Grup 4’te sırasıyla %1,5, %15, %3,2 ve %6 olarak tespit edildi (p<0,05). Antioksidan aktivite açısından Grup 3 ve Grup 4 arasında anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları ratlarda deneysel testis torsiyonu oluşturulmasının oksidatif strese neden olduğunu gösterdi. Yeni antioksidan ajan testis torsiyonundaki oksidatif stresi azalttı. Bu yeni antioksidan ajan testis torsiyonuna bağlı olumsuz etkileri azaltmak için alternatif olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Testicular torsion is an ischemic process. Although detorsion of testis is necessary for treatment, it has been shown that this approach may lead to oxidative damage via release of reactive oxygen species. Various antioxidant agents have been used previously to show their antioxidative effects on ischemia-reperfusion injury in many organ systems. In present study the effect of new antioxidant agent on testicular tissues was evaluated in testicular torsion induced rat model.
METHODS: Thirty-two male Wistar albino rats, age 5.5 to 6 months and weighing 250 to 300 g, were used in this study. The rats were randomly divided into four groups. Group 1 (n=8) control group; the rats in this group were used to determine basal values for biochemical and tissue evaluation. In Group 2 (n=8), torsion and detorsion was created. Group 3 (n=8) received a 50 mg intraperitoneally melatonin to determine the effect of melatonin on serum and tissue oxidative stress parameters after testicular torsion/detorsion is created. Group 4 (n=8) received a 30 mg intraperitoneally new antioxidant agent to determine the effect of this agent on serum and tissue oxidative stress parameters after testicular torsion/detorsion is created. The tissue levels of oxidative stress parameters such as malondialdehyde (MDA), superoxide dismutase (SOD), glutation peroxidase (GSH) were studied in all groups. The serum levels of the same parameters were also studied in the blood (5 ml) which were drawn from the vena cava inferior of all the rats just before sacrification.
RESULTS: The serum levels of MDA, SOD and GSH increased in the Group 2 in comparison to the control (P<0.05). Administration of melatonin caused a decrease in lipid peroxidation and antioxidant enzyme activities when compared to the torsion group (P<0.05). Administration of new antioxidant also decreased the levels of MDA, SOD and GSH in serum in comparison to Group 2. After treatment with melatonin and new antioxidant the testicular damage was diminished. Testicular germ cell apoptotic index was detected as 1.5%, 15%, 3.2% and 6% in Groups 1, 2, 3 and 4 respectively (p<0.05). There was no statistically significant difference between Group 3 and Group 4 in terms of serum antioxidant activity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study showed that experimentally induced testicular torsion causes oxidative stress. The new antioxidant agent decreased the negative effect of oxidative stress in testicular torsion. This new antioxidant agent can be used alternatively to decrease the negative effects of testicular torsion.

8.
Erektil disfonksiyon tedavisinde penil protez implantasyonunun uzun dönem klinik sonuçları
The long term clinical results of penile prosthesis implantation in the treatment of erectile dysfunction
Bilal Habeşi Gümüş, Ali Can Albaz
doi: 10.24898/tandro.2017.54771  Sayfalar 117 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, organik nedenli erektil disfonksiyon (ED) tanılı hastaların tedavisi için kliniğimizde uygulanan penil protez implantasyonun uzun dönem klinik sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde organik ED tanısı ile penil protez implantasyonu yapılan ve üzerinden 60 ay ve üzeri süre geçmiş olan, ulaşılabilen 52 hasta içerisinden çalışmaya katılmayı kabul eden 34 hastaya ait veriler retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, uygulanan protez tipleri, peroperatif ve postoperatif komplikasyonları, post operatif dönemde kendisinin ve eşinin memnuniyet durumu değerlendirildi.
BULGULAR: Penil protez implantasyonu yapılan 34 olgunun yaş ortalaması 61,97±10,55 yıl ve ortalama vücut kitle indeksleri 27,55±4,33 kg/ m2 olarak saptandı. Hastaların 23’ünde (%69,6) sigara kullanım öyküsü mevcuttu. Malleable protez konulan 15 (%44,1) hasta iken, 14 (%41,1) hastaya iki parçalı penil protez, geri kalan beş (%14,7) hastaya da üç parçalı protez yerleştirildi. Penil protez cerrahisi sefazolin ve gentamisin profilaksisi ile 34 hastada penoskrotal insizyonla gerçekleştirildi. Hiçbir hastada peroperatif komplikasyon yaşanmadı. Bir hastada penil gerginlik/ ağrı, iki hastada insizyon yerinde antibiyoterapi ile düzelen lokalize enfeksiyon ve bir hastada mekanik problem nedeniyle re-implantasyon gerçekleştirildi. İki hastada protez enfeksiyonu nedeniyle penil protez çıkartıldı. Ortalama takip süresi 86,47±31,78 ay olan hastaların %82,4’ü, eşlerinin %70,5’i penil protezden memnun olduğunu belirtti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Penil protez implantasyonu, erektil disfonksiyon tedavisinde 3. basamak tedavi olarak başvurulan invazif ve etkili bir tedavi biçimidir. Yüksek oranlarda hasta ve eş memnuniyeti sağlayan bu yöntemde, uygun cerrahi prosedürlere rağmen enfeksiyon en sık görülen ciddi bir komplikasyondur.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the long-term clinical outcomes of penile prosthesis implantation in our clinic for the treatment of patients with organic erectile dysfunction (ED)
METHODS: We retrospectively analyzed the data of 34 patients who agreed to participate in the study from 52 accessible patients who were diagnosed with organic ED in our clinic and who had undergone the penile prosthesis implantation for 60 months or more. Patient demographic data, the type of prostheses, peroperative and postoperative complications, postoperative couples’ satisfaction were evaluated.
RESULTS: The mean age of the 34 patients with penile prosthesis implantation was 61.97±10.55 years and the mean body mass index was 27.55±4.33 kg/m2. 23 of the patients (69.6%) had a history of smoking. The malleable prosthesis was implanted to 15 patients (44.1%), the 2-piece penile prosthesis to 14 (41.1%) patients and the 3-piece prosthesis to the remaining 5 (14.7%) patients. Penile prosthesis was performed with cefazolin and gentamicin prophylaxis in 34 patients by penoscrotal incision. There were no peroperative complications in any patient. Penile tension/pain in one patient, localized infection in 2 patients with an on site antibiotherapy and re-implantation due to a mechanical problem in 1 patient. Penile prosthesis was removed due to prosthetic infection in two patients. The mean follow-up was 86.47±31.78 months and approximately 82.4% of patients and 70.5% of their partners were satisfied with the surgical results of the penile prosthesis operation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Penile prosthesis implantation is an invasive and effective form of treatment as a third-line treatment in the treatment of erectile dysfunction. In this method of providing patient and co-satisfaction at high rates, infection is the most common serious complication, despite appropriate surgical procedures.

9.
Prostatik kalsifikasyonun alt üriner sistem yakınmalarına etkisi
The impact of prostate calcification on lower urinary tract symptoms
Eyüp Veli Küçük, Ahmet Tahra, Ahmet Bindayı, Ümit Yıldırım, Resul Sobay, Uğur Tolga Şen
doi: 10.24898/tandro.2017.99266  Sayfalar 123 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat kalsifikasyonunun alt üriner sistem yakınmalarına (AÜSY) olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010–2016 yılları arasında AÜSY nedeniyle üroloji polikliniğine başvuran hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya kalsifikasyonu olmayan 58 hasta, orta derecede kalsifikasyonu olan 63 hasta ve ileri derecede kalsifikasyonu olan 56 hasta olmak üzere toplam 177 hasta dahil edildi. Hastalar, daha önce tarif edildiği üzere hiç kalsifikasyonu olmayan, orta derecede kalsifikasyonu olan (<3 mm uzunluk ve <3 adet) ve ileri kalsifiye (≥3 adet veya ≥3 mm uzunluk) olarak üç gruba ayrıldı. Hastalara uluslararası prostat semptom skoru (IPSS) doldurtuldu ve maksimum akış hızları değerlendirildi. Sürekli değişkenler varyans analizi ile kategorik değişkenler ki-kare ile değerlendirildi. Korelasyon değerlendirmeleri lojistik regresyon analizi ile yapıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 56,5 olarak belirlendi. Prostatik kalsifikasyon yaş ile ilişkili iken prostat volümü ile PSA düzeyi arasında pozitif bir korelasyon saptanmadı ve vücut kitle indeksi (VKİ) ile ilişkili bulunmadı. Yaşa göre düzeltilmiş olarak AÜSY ve Qmax değerinin prostatik kalsifikasyon derecesine göre değerlendirmesine göre; depolama, boşaltım ve total IPSS semptom skorları ile prostatik kalsifikasyon ilişkisiz bulundu. Maksimum akış hızı ile prostatik kalsifikasyon arasında ilişki bulunamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prostatik kalsifikasyonun AÜSY şiddetinin değerlendirilmesinde belirleyici bir faktör olmadığı tespit edildi.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the effect of prostate calcification on lower urinary tract symptoms (LUTS).
METHODS: Patients who applied to urology clinic due to lower urinary system symptoms between 2010–2016 were retrospectively evaluated. A total of 177 patients were enrolled to this study; 58 patients without calcification, 63 patients with mild calcification and 56 patients with moderate/marked calcification. We classified the patients into three groups; those with no calculi, with mild calcification (<3 calcification, < 3 mm length) and with moderate/ marked calcification (≥3 calcification, ≥3 mm length). Patients filled the International Prostate Symptom Score (IPSS) and their maximum flow rates (Q max) were assessed. Categorical variables were evaluated with chi-square by variance analysis of continuous variables. Correlation evaluations were done by logistic regression analysis.
RESULTS: The mean age was 56.5. Prostatic calcification was associated with age, but there was no positive correlation between prostate volume and PSA level, and no association with body mass index (BMI). Age adjusted analysis showed that; storage, voiding total IPSS were not correlated with calcification. As to IPSS, no relationship was found between maximum flow rate and prostatic calcification.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Prostatic calcification is not a determining factor in the assessment of LUTS severity.

DERLEME
10.
Testosteron replasmanı ve kardiyovasküler yan etkileri
Testosterone replacement and Cardiovascular side effects
Ali Atan, Süleyman Yeşil, Fazlı Polat
doi: 10.24898/tandro.2017.28199  Sayfalar 127 - 130
Testosteron (T) hipotalamus, hipofiz ve testis arasında ki bağlantı sonucu üretilen bir hormondur. T’un pek çok organ ve sistem üzerinde olumlu etkiler gösterdiği bilinmektedir. Bu faydalı etkilerine karşın, prostat ve kardiyo-vasküler sistem üzerinde bazı olumsuz etkiler oluşturduğu ile ilgili endişeler de vardır. T’un prostat kanseri ile olan ilişkisi son yıllarda yoğun olarak çalışılmış ve endojen T düzeyi ile T replasman tedavisinin prostat kanseri oluşumunda bir etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Bu derlemede mevcut uluslararası literature bakarak T’un kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri sunulmaktadır.
Testosterone (T) is a hormone produced by the connection between the hypothalamus, pituitary and testis. It is known that T has positive effects on many organs and systems. In spite of these beneficial effects, there are concerns about some adverse effects on the prostate and cardiovascular system. The association of T with prostate cancer has been intensively studied in recent years and it has been shown that endogenous T levels and T-replacement therapy have no effect on prostate cancer formation. In this review, we present the effects of T on the cardiovascular system by looking at the current international literature.

11.
Gecikmiş orgazm ve anorgazmi
Delayed orgasm and anorgasmia
Serdar Aykan, Serkan Gönültaş, Mehmet Yılmaz, Muhammet Murat Dinçer
doi: 10.24898/tandro.2017.68552  Sayfalar 131 - 137
Erkek seksüel bozuklukları arasında orgazm zamanlama bozuklukları oldukça sık görülen ancak az bilinen bir hastalıktır. Bu hastalığın spektrumunun, bir ucunda prematür ejekülasyon diğer ucunda da gecikmiş orgazm ve/veya anorgazm yer almaktadır. Gecikmiş orgazm ve/veya anorgazm, yeterli cinsel uyarılmaya rağmen her seferinde tekrarlayan orgazm gecikmesinin veya orgazm olamamanın kişisel strese sebep olduğu hastalık durumu olarak tanımlanmıştır. Diğer tüm erkek cinsel işlev bozukluklarında olduğu gibi gecikmiş orgazm da cinsel ilişkiyi olumsuz etkilemekte, erkeklerde ve partnerlerinde tatminsizliğe, anksiyeteye ve depresyona neden olmakta, kimi olgularda üreme sağlığını da etkileyen sorunlara yol açabilmektedir. Bu derlemede, gecikmiş orgazm ve anorgazminin patofizyolojisi, tanısı ve tedavisi literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Orgasm timing disorders are common but least studied and least understood of male sexual disorders. It covers a wide spectrum of diseases ranging from premature ejaculation to delayed orgasm/ anorgasmia. Delayed orgasm/anorgasmia is the state of disease leading anxiety caused by late orgasm even though there is adequate sexual stimulation. Delayed orgasm/anorgasmia disrupt sexual intercourse leading anxiety and sexual dissatisfaction as other male sexual disorders and furthermore it has negative impact on reproductive health for some patients. We evaluated pathophysiology with diagnostic and therapeutic features of delayed orgasm/anorgasmia in the light of current literature.

12.
Seminal sıvının fertilizasyondaki rolü
The rol of seminal fluid in fertilization
Murat Serkant Ünal, Mehmet Caner Özer, Ferhan Hacioğlu Sönmez, Gülsen Bayrak, Hatice Oruç Demirbağ
doi: 10.24898/tandro.2017.35403  Sayfalar 138 - 143
Geçmiş yıllarda erkek infertilitesi araştırmaları sperm odaklıyken, günümüzde seminal sıvının öneminin anlaşılmasıyla birlikte bu konu hakkındaki çalışmalar hız kazanmıştır. Seminal sıvının %90’ı prostat ve seminal veziküllerden, az miktarı da bulbouretral bezler (Cowper) ve epididimlerden salınan salgılardan oluşur. Seminal sıvının birçok fonksiyonu vardır. İçerdiği fruktoz ile spermatozoonları besler, antioksidan sistemleriyle oksidatif stres sonucu oluşan reaktif oksijen türlerine (ROS) karşı spermatozoayı korur. Ejekülasyondan sonraki aşamada ise vajinanın antibakteriyel asidik ortamına karşı (pH 4–4,5) bir izolasyon oluşturur, immün reaksiyonu engeller ve spermatozoonları servikse kadar taşır. Spermatozoanın kapasitasyonunu engelleyen faktörler içererek erken aktivasyonunu önler ve içerdiği progesteron ile fertilize ovumun implantasyonunda rol oynar. Ayrıca seminal sıvı spermatozoanın moleküler yapısını koruyarak sperm oosit etkileşiminde rol oynar. Post-testiküler matürasyon sürecinde kapasitasyon ve akrozom reaksiyonunu tamamlayan spermatozoa dölleme yeteneği kazanır. Oosit ve etrafındaki foliküler hücrelerden salınan kimyasal faktörler, kapasite spermi oosite çeker. Fertilizasyon karmaşık moleküler olaylardan oluşur ve sperm ile oositin birbirleriyle temas etmesiyle başlar, maternal ve paternal kromozomların birleşmesiyle sona erer. Spermatozoa ve oosit kadar seminal plazmanın da iyi kalitede olması, spontan gebelikleri ve intrauterin inseminasyondaki (IUI) başarıyı arttırabilir. Bu derlemede, semen viskozitesinin ve biyokimyasal içeriğindeki farklılıkların, fertilizasyon ve IUI işlemindeki başarıyı nasıl etkilediği tartışılıp cevaplar aranacaktır.
The researches on male infertility in the past years were focused on sperm but in these days, the investigations gathered pace with understanding the seminal fluid. 90% of the seminal fluid consists of prostate and seminal vesicles secretions, and a small amount consists of bulbourethral glands (Cowper) and epididymis secretions. Seminal fluid has many functions. It includes fructose which is the main source of energy for spermatozoa, and protects spermatozoa against reactive oxygen species (ROS) by using antioxidant systems. After ejaculation, seminal plasma forms an isolation to antibacterial acidic field of vagina (pH 4–4.5), inhibits immune reaction and transports spermatozoa to the cervix. It contains factors that disrupt the capacitation of spermatozoa to prevent early activation and plays a role in the implantation of the fertilized ovum with progesterone. Also seminal fluid helps in sperm-oocyte interaction by preserving the molecular structure of the spermatozoa. Spermatozoa gain the ability to fertilize, which complete the capacitation and acrosome reaction, in the process of post-testicular maturation. Chemical signals, secreted by the oocyte and surrounding follicular cells, guide the capacitated sperm. Fertilization is a complex molecular event that begins with the connection between a sperm and an oocyte, and ends with the intermingling of maternal and paternal chromosomes. The good quality of the seminal plasma as well as the spermatozoa and oocyte may increase the success of spontaneous pregnancies and intrauterine insemination. In this review, it is to be discussed and searched answers for how the differences in semen viscosity and biochemical content affect fertilization and IUI success.

ANDROLOJİ YAYINLARI VE KONGRE TAKVİMİ
13.
Türkiye’deki Androloji Yayınları
Andrology Publıcatıons In Turkey

Sayfalar 146 - 150
Makale Özeti | Tam Metin PDF