Yukarı Çık
Ana Sayfa | Dernek
Androloji Bülteni Cilt: 19 Sayı: 2

 







 
: 19 (2)
Cilt: 19  Sayı: 2 - 2017
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak

Sayfalar I - II

2.
Danışma Kurulu

Sayfalar III - IV

BAŞKANDAN MESAJ
3.
Başkan' dan Mesaj

Sayfa V

EDİTÖR KÖŞESİ
4.
Editör Köşesi

Sayfa VI

İÇİNDEKİLER
5.
İçindekiler

Sayfa VII

KLINIK ARAŞTIRMA MAKALESI
6.
Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda erektil disfonksiyon ve hiperhomosisteinemi ilişkisi
Correlation between erectile dysfunction and hyperhomocysteinemia among men with chronic renal failure
Emrah Sarı, Mustafa Faruk Usta
doi: 10.24898/tandro.2017.76588  Sayfalar 33 - 39
GİRİŞ ve AMAÇ: Erektil disfonksiyon (ED), tatmin edici bir cinsel aktivite için gerekli olan ereksiyonun sağlanamaması ya da sağlansa bile devam ettirilememesidir. Ereksiyon fizyolojisinde nitrik oksit (NO) aracılı kavernöz düz kas gevşemesi primer rol oynamaktadır. Homosistein (Hcy), esansiyel bir aminoasit olan metiyoninden sentezlenen sülfür içeren bir aminoasittir. Deneysel modellerde, ateroskleroz ve bozulmuş kavernozal kan akımına neden olan hiperhomosisteineminin (HHcy) ED gelişiminde bağımsız bir faktör olabileceği açıklanmıştır. Öte yandan, ED kronik böbrek yetmezlikli (KBY) hastalar arasında sık karşılaşılan bir patolojidir. Hemodiyalize giren hastalarda HHcy prevalansı %90 oranında görülür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmanın amacı: KBY olan hastalarda ED ve serum HHcy düzeyleri arasındaki olası ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmaya 25–65 yaş arası 34 tanesi KBY nedenli hemodiyaliz (HD) hastası olan 92 erkek katıldı. Hastalar prospektif olarak; HD’e giren ED’si olan (Grup-1), HD’e giren ED’si olmayan (Grup-2), KBY’si olmayan ED’si olan (Grup-3), ve KBY’si olmayan ED’si olmayan (Grup- 4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Grupların ED sınıflaması IIEF sorgulama formu ile yapıldı. ED ile ilgili ko-morbiditesi olan ya da ED nedeni olabilecek cerrahi girişim öyküsü bulunan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastalarda serum glukoz, total testosteron ve homosistein ile ED ile ilişkili olabilecek diğer parametrelerin ölçümü yapıldı. ED ile ilişkili ko-morbid hastalığı olan ya da cerrahi girişim geçiren hastalar çalışmaya alınmadı.
BULGULAR: Sonuçlar karşılaştırıldığında bu dört grup arasında Hcy düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. Buna karşılık ED grupları hafif-orta ve ileri olarak sınıflandırıldığı takdirde; HD’ye giren şiddetli+orta ED’si olan grup ile, HD’ye girmeyen şiddetli+orta ED’si olan grup arasında Hcy seviyeleri arasında istatistiksel açısından anlamlı fark olduğu saptandı (p=0,003).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çoklu lojistik regresyon analizi yapıldığında artmış Hcy seviyelerinin ED gelişimde yaştan bağımsız risk faktörü olduğu saptandı.
INTRODUCTION: Erectile dysfunction (ED) is the inability to achieve and maintain an erection sufficient for satisfactory sexual intercourse. Relaxation of cavernous smooth muscle mediated by nitric oxide (NO) plays a primary role in the physiology of penile erection. Homocysteine (Hcys) is an essential amino acid containing sulfur and is synthesized from methionine. Experimental models have elucidated the role of hyperhomocysteinemia (HHcy) as a strong and independent predictor for atherosclerosis progression and impaired cavernosal perfusion, which leads to ED. On the other hand, ED is a common condition among men with chronic renal failure (CRF). The prevalence of hyperhomocysteinemia is more than 90% in men who undergo hemodialysis (HD).
METHODS: The aim of this study is to determine if there is a correlation between ED and HHcy among men with CRF. A total of 92 men between 25–65 years of age participated in the study, from which 34 of them were HD patients caused by CRF. Four groups of patients were utilized including: CRF-HD patients with ED (Group-1), CRFHD patients without ED (Group-2), patients with ED (Group-3) and patients without ED (Group-4). ED has been evaluated by using the Turkish version of International Index of Erectile Function questionnaire (IIEF). Patients with any co-morbidity related to ED or patients who underwent surgical intervention related to postoperative ED development were excluded from the study. Serum glucose, total testosterone and homocystein and other parameters which suppose to cause ED were measured in all patient groups.
RESULTS: The results of the present study showed that there was no statistically significant difference for serum homocystein levels between the study groups. On the other hand, when ED groups are categorized as severe+moderate and mild, a significant difference concerning Hcy levels has been found between the groups with advanced ED either having CRF-HD and patients without CRF-HD (p=0.003).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Additionally, by using ordinal logistic regression analysis it has been found that increased Hcy levels is an independent risk factors for erectile dysfunction.

7.
Nüks varikosel tedavisinde mikrocerrahi varikoselektomi
Microsurgical varicocelectomy for treatment of recurrent varicocele
Ahmet Gökçe, Hacı Can Direk, Anıl Erdik
doi: 10.24898/tandro.2017.98700  Sayfalar 40 - 43
GİRİŞ ve AMAÇ: Varikosel, infertilite nedeni ile üroloji kliniğine başvuran erkeklerde en sık gözlenen düzeltilebilir patolojilerdendir. Varikosel cerrahisi sonrası görülen en sık komplikasyonlardan birisi de varikoselin nüksetmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, kliniğimizde Kasım 2014 – Mayıs 2017 tarihleri arasında nüks varikosel nedeniyle mikrocerrahi varikoselektomi (NMCV) yapılan hastaların verileri ile, ilk defa tanı konulmuş ve primer MCV (PMCV) yapılan hastaların verilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya sol Grade 3 varikosel nedeniyle subinguinal PMCV veya NMCV yapılan hastaların verileri dahil edildi. Hastaların yaş, ameliyat öncesi ve sonrası semen analizleri, komplikasyon oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması PMCV grubunda 30 (22–48) iken NMCV grubunda 31,2 (25–42) idi (p>0,05). Primer ve nüks gruptaki operasyon öncesi semen parametreleri karşılaştırıldığında değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. PMCV yapılan hastaların operasyon öncesi ve sonrası semen parametreleri değerlendirildiğinde volüm ve morfoloji açısından anlamlı bir fark olmadığı, konsantrasyon ve motilite açısından istatistiksel olarak anlamlı iyileşme olduğu gözlendi. NMCV yapılan hastaların operasyon öncesi ve sonrası semen parametreleri değerlendirildiğinde ise volüm, konsantrasyon ve morfoloji açısından anlamlı bir fark olmadığı, motilite açısından istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme olduğu gözlendi. Hastalar komplikasyon açısından değerlendirildiğinde, ameliyatlar sonrasında her iki grupta da herhangi bir komplikasyonun gelişmediği gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Varikosel tedavisinde en düşük nüks oranına sahip yöntem olan mikrocerrahi varikoselektomi, nüks varikosel cerrahisinde de altın standart yöntem olabilir.
INTRODUCTION: Varicocele is the most common remediable pathology in men who are referred to the urology clinic for infertility. One of the most common complications after varicocele surgery is recurrence.
METHODS: The aim of this retrospective study was to compare the data of patients who underwent microsurgical varicocelectomy for recurrent varicocele (RMSV) and patients who were diagnosed for the first time and underwent primary MSV (PMSV) in our clinic between November 2014 and May 2017. Patients receiving subinguinal PMCV or NMCV due to left Grade 3 varicocele were included in the study. Patient age, preoperative and postoperative semen analysis, and complication rates were compared.
RESULTS: The mean age of the study subjects was 30 (22–48) and 31.2 (25–42) years in the PMSV and RMSV groups respectively (p>0.05). There was no statistically significant difference in preoperative semen analysis between primary and recurrent group. When the sperm parameters of PMSV patients were evaluated before and after operation, there was no statistically significant difference in terms of volume and morphology, and there was statistically significant improvement in terms of concentration and motility. There were no statistically significant differences in terms of volume, concentration and morphology and statistically significant improvement in motility before and after the operation in RMSV group. No complications were observed in both groups after the operations.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Microsurgical varicocelectomy, the method which has the lowest recurrence rate in varicocele treatment, may be the gold standard in recurrent varicocele surgery.

8.
Üniversitede okuyan kadın öğrencilerin cinsel mitler ile ilgili görüşleri
Female university students’ opinions related to sexual myths
Dilek Aygin, Hande Açıl, Özge Yaman, Ayşe Çelik Yılmaz
doi: 10.24898/tandro.2017.06025  Sayfalar 44 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, üniversitede okuyan kadın öğrencilerin cinsel mitler ile ilgili görüşlerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Rastgele örnekleme yöntemiyle seçilen ve onayı alınan 157 kadın öğrenci örneklemi oluşturdu. Veriler, bireysel özellikler formu ve literatürden elde edilen verilerle, Zilbergeld tarafından geliştirilmiş 17 cinsel mitten oluşan “Cinsel Mitler Ölçeği” (CMÖ) yoluyla, araştırmacılar tarafından oluşturulan 18 adet cinsel mite ilişkin soru ile elde edildi. Mitler doğru ve yanlış olarak değerlendirildi. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, standart sapma, ortalama ve Ki-kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Araştırma kapsamına alınan 157 öğrencinin yaş ortalaması 20,5±1,5 idi. Zilbergeld tarafından geliştirilen “Cinsel Mitler Ölçeği”nin 17 cinsel mitinin onaylanma yüzdesi %46,83±15,4 (min-max: %10,2– 92,4) ve bazı mitlerin onaylanma oranı (%63–92,4) oldukça yüksek bulundu. Mitlerin çoğu ile öğrencinin okuduğu bölüm, anne-baba eğitimi, gelir düzeyi, yaşadığı yer ve yaş grupları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı, ancak yaşı 19 ve küçük olanların mitleri onaylama oranı daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kadın öğrencilerin yaklaşık yarısının cinsel mitleri onaylama oranları yüksek bulundu. Bu durum, yeterli cinsel bilgiye sahip olunmadığının göstergesidir. Bu bağlamda, üniversitelerde tüm öğrencilere üreme ve cinsel sağlık konularında eğitim ve danışmanlık hizmeti verilebilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: In this study, our aim was to evaluate the female students’ opinions about sexual myths who study at university.
METHODS: The sample constituted randomly selected 157 female students with their consent. The data were obtained through the information form about the students’ individual characteristics and the “Sexual Myths Scale” (CME), a set of 17 sexual myths developed by Zilbergeld, with questions on 18 sexual myths generated by researchers obtained from the literature. Myths were evaluated as right and wrong. Percentage, standard deviation, mean, Chi-square test were used in the evaluation of the data.
RESULTS: The average age of the 157 students included in the study was 20.5±1.5. The rate of approval of 17 sexual myths by the “Sexual Myths Scale” developed by Zilbergeld was 46.83±15.4 (min-max: 10.2–92.4%) and the rate of approval of some myths (63–92.4%) were found to be quite high. There was no significant correlation among myth approval and parents’ education, income level, living place, and age groups, but students of age 19 and younger had a higher approval rate of myths.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Approximately half of the female students had a high rate of confirmation of sexual myths. This is a sign that they do not have sufficient sexual information. In this context, we believe that it is important for universities to provide education and counseling services to all students on reproduction and sexual health.

DERLEME
9.
Hipospadias ve erkek cinsel sağlığı
Hypospadias and male sexual health
Fikret Erdemir, Ufuk Şenel
doi: 10.24898/tandro.2017.15013  Sayfalar 50 - 56
Hipospadias erkek canlı doğumlarının 300’de birinde görülen nispeten yaygın konjenital uretral anomalidir. Bu anomali uretranın penisin ventral yüzündeki anormal lokalizasyonu ile karakterizedir. Uretra glans penisten perineye kadar olan penisin ventral yüzündeki herhangi bir alan boyunca olabilir. Uretral açılımların çoğu glans penis üzerinde ya da yakınlarında iken %10 olguda meatus perine ve proksimal kısım arasındadır. Bu anaomalide geleneksel tedavi yaklaşımı cerrahi tamiri içermektedir. 1890’lı yıllardan günümüze kadar hipospadias cerrahisinde yüzlerce cerrahi yaklaşım tanımlanmıştır. Cerrahi tedavinin amacı fonksiyonel yeni üretra oluşturmak, penil eğriliği düzeltmek ve kozmetik olarak normal görünümlü penis oluşturmaktır. Hipospadias cerrahisindeki sonuçlar üzerine yapılan araştırmalarda çoğunlukla primer olarak cerrahi teknikler ve fonksiyonel sonuçlar üzerine odaklanılmıştır. Ancak, hastaların kozmetik penil görünümleri ile ilgili algıları ve cinsel işlevler cerrahi tedavi sonrası uzun dönem takiplerde oldukça önemli parametrelerdir. Türkçe literatürde hipospadias ve cinsel işlevlerle ilgili çok az bilgi bulunmaktadır. Bu derlemede, hipospadias ve cinsel işlevler arasındaki ilişki incelemiştir.
Hypospadias is a relatively common congenital male genital anomaly affecting 1: 300 live male births worldwide. This anomaly is characterized by an abnormal localization of the urethra on the ventral surface of the penis. The urethral opening is sited anywhere along the underside of the penis from the glans to the perineum. Most have a distal urethral opening on or near the glans, whereas in 10% the meatus is located between the proximal shaft and the perineum. In this anomaly, the traditional teatment approach is consist of surgical repair. From 1890s until now, hundreds of surgical procedures have been described for the repair of hypospadias. The aim of surgical repair is to create a functional neourethra, correct penile curvature, and produce a cosmetically normal penile appearance. Most research on the outcomes of hypospadias surgery has focused primarily on surgical techniques and functional outcomes. However patient’s perceptions of cosmetic penile appearance and sexual functions are very important parameters after surgical repair in long term follow up period. In Turkish literature very little information is available about hypospadias and sexual functions. In this review the relationship between hypospadias and sexual function was evaluated.

10.
Aşırı aktif mesane semptomlarının erkek cinsel sağlığı üzerine olan etkileri
The effects of overactive bladder symptoms on male sexual health
Abdullah Açıkgöz
doi: 10.24898/tandro.2017.45477  Sayfalar 57 - 60
Erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluğunun oldukça yaygın olduğu ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Alt üriner sistem semptomları (AÜSS) erkeklerde oldukça yaygındır ve prevalans ve şiddeti yaşla birlikte artmaktadır. Aşırı aktif mesane (AAM), idrar kaçırması olsun veya olmasın aciliyet tipi idrar hissi, genellikle gündüz veya gece idrar sıklığı artışı ile olan semptomlar kompleksidir. Boşaltma semptomları, zayıf veya yavaş idrar akımı, düşük idrar akımı, gecikmeli idrar başlatma, zorlanarak idrar boşaltma idrarın bitiminde damlar tarzda idrar kaçırma boşaltma; idrar boşaltımının tam olmaması duyumu, işeme sonrası damlama ise işeme sonrası semptomları oluşturmaktadır ki bu semptomlar aynı zamanda AAM ile birlikte görülebilir. AAM ile ilişkili semptomlar hem erkeklerin hemde kadınların sosyal, psikolojik, mesleki, fiziksel ve cinsel yaşamlarını önemli ölçüde olumsuz olarak etkilemektedir.
Sexual dysfunction in men has been found to be highly prevalent and have a negative effect on quality of life. Lower urinary tract symptoms (LUTS) are prevalent in men, and their prevalence and severity increase with age. Overactive bladder (OAB) is the symptoms complex that include urgency, with or without urgency urinary incontinence, usually with increased daytime frequency or nocturia. Voiding symptoms, e.g. weak or slow stream, intermittency, hesitancy, straining and terminal dribble, and postmicturition symptoms, e. g. incomplete emptying and post-micturition dribble, can also co-occur with OAB. Symptoms associated with OAB negatively affect the social, psychological, occupational, physical and sexual lives of both men and women.

11.
Çevresel stres faktörlerinin sperm hücreleri üzerine etkisi
The impact of environmental stress factors on sperm
Eyyüp Sabri Pelit, Bülent Katı, Yiğit Akın, Ercan Yeni
doi: 10.24898/tandro.2017.76993  Sayfalar 61 - 64
Sperm hücreleri morfolojik, fonksiyonel ve metabolik açıdan vücuttaki diğer hücrelere göre oldukça farklılık gösterir. Bu nedenle, sperm hücrelerinin stres faktörlerine tepkisi somatik hücrelerden farklı olmaktadır. Defektif sperm sayısındaki artış genetik ve çevresel faktörlere bağlanabilir. Endüstriyel ve teknolojik sanayinin gelişmesine paralel olarak, artan çevresel toksinler, elektromanyetik radyasyon ve ksenobiyotiklerin sperm hücreleri üzerine negatif etkisi de ön plana çıkmaktadır. Toksinlerin, kimyasalların, tarım ilaçlarının, metal iyonlarının ve radyasyonun, sperm konsantrasyonu, hareketliliği, morfolojisi ve nükleer yapısı üzerine kötü etkileri literatürde kanıtlanmıştır. Semen parametreleri ile doğurganlığı karşılaştıran çalışmalarda, kalıcı çevresel kirleticilerin üremeyi etkileyen faktörlerden biri olduğu gösterilmiştir. Atık sularda aktif farmakolojik ajanların olmasının sperm Deoksiribonükleik asit (DNA) fragmantasyonunu arttırdığı ve sperm hücre hasarı yapabildiği, kanıtlanmış diğer bir faktördür. Tüm bunlar göz önüne alındığında, birçok çevresel ajanın sperm hücrelerinde defektler meydana getirerek erkek üreme potansiyelini düşürdüğü görülmektedir. Bu derlemede, sık maruz kalınan ve teknolojik gelişmeye bağlı olarak ortaya çıkan yeni çevresel faktörlerin spermatogenez üzerine etkilerinin gösterilmesi amaçlanmaktadır.
Sperm cells are morphologically, functionally and metabolically very different from other cells in the body. For this reason, the response of sperm cells to stress factors is different from somatic cells. The increase in the numbers of defective sperms can be attributed to genetic and environmental factors. Increasing environmental toxins, electromagnetic radiation and xenobiotics have a negative effect on the sperm cells, parallel to the development of industrial and technological industries. The negative effects of toxins, chemicals, pesticides, metal ions and radiation on sperm concentration, motility, morphology and nuclear structure have been proven in the literature. In studies comparing fertility with semen parameters, it has been shown that persistent environmental pollutants are one of the factors affecting reproductivity. The presence of active pharmacological agents in the waste water is another proven factor that Deoxyribonucleic acid (DNA) fragmentation and sperm cell damage can be increased. Considering all these, it seems that many environmental agents can reduce male reproductive potential by producing defective sperm cells. In this compilation, it is aimed to show the effects of new environmental factors on spermatogenesis which we are frequently exposed and arise due to technological development.

ANDROLOJİ YAYINLARI VE KONGRE TAKVİMİ
12.
Türkiye’deki Androloji Yayınları

Sayfalar 65 - 67
Makale Özeti | Tam Metin PDF